Archive for the ‘Makale’ Category
Posted on Haziran 25, 2010 - by admin
BARIŞ UMUDUNDAN İÇ SAVAŞ EŞİĞİNE
“Bana öyle geliyor ki, sanki tabutumda yatıyorum ve her iki benliğim şaşkın şaşkın bakıyor birbirine.” Bu sözler, 18. yüzyılın son çeyreğinde yaşamış Alman şair Karoline von Günderrode’ye ait.
Bu topraklarda, çoğulcu bir demokraside barış içinde eşitçe birlikte yaşamayı savunanların ruh haline tercüman olduğunu düşünüyorum bu sözlerin. Bu “toplumun iki benliği” arasındaki ilişkide geldiğimiz yeri anlatıyor sanki. Işığı sönen her göz, bizleri de zifiri bir karanlığa sürüklüyor; kaybettiğimiz her can, bizi biraz daha yok ediyor.
“Barış umudu”yla başlayan bir yolculukta yine gerekli mesafeyi kat edemedik, hatta “ters yön”e girdik. “Savaş”ı sona erdirecek cesareti ve feraseti gösteremedik, bir kez daha o lanetli eşiğe geldik dayandık.
“Umut rüzgârları”nın kabarttığı heyecan ve iyimserlik dalgaları gemimizi “barış limanları”na götürmüyorsa, “savaş kasırgaları” daha güçlü esmeye başlar. Yeniden patlayan her silah, yiten her yeni can, yeniden akan her damla kan, öfke ve nefret duygularını şahlandırır. İnsanlığın çok acı tecrübelerden çıkardığı basit derslerden biridir bu.
Giderek büyüyen bir nefretin, sürekli bilenen bir öfkenin soyut hedeflerle tatmin edilmesi çok zordur. Öfke ve nefret kabardıkça, somut hedefler arar.
Böyle havalarda yazıya oturduğum zaman, elim kendiliğinden Hans Magnus Enzensberger’in İç Savaş Manzaraları adlı kitabına uzanıyor. Daha kitabın ilk sayfasında yazar, “nefretin somut hedefi”nin ne olabileceğini, sözü hiç dolandırmadan söylüyor: “İnsanın, nefretini tanıdıklarına, en yakın komşularına yöneltmesi psişik yönden de daha tatmin edicidir.”
Çözümün yolu sanıldığı kadar uzak, sunulduğu kadar sarp değil aslında. Açılımın kilidi, “şiddet meselesi”nde yatıyordu. “Şiddeti sona erdirecek” anahtar bulunmadıkça, bu kilidin kapalı kalacağı belliydi. Kürt sorununun PKK’yla iç içe geçtiği son çeyrek asrın tecrübeleri, örgütü ikna etmeye dayalı bir yöntem dışında dağdan inişi sağlamanın imkânsız olduğunu, başka arayışların çok ağır maliyetler yaratacağını yeterince göstermiştir. “Siyasallaşma yoluyla silahsızlandırma” diye adlandırdığımız bu yöntemin hayata geçirilmesi, her şeyden önce demokratik mekanizmaların pekiştirilmesine ve bilhassa siyasal alanın genişletilmesine bağlıdır. Silahı susturmanın en etkili yolu, siyaseti alabildiğine özgürleştirmektir. Siyasetin sustuğu yerde, meydan şiddete ve hamasete kalır. Bu gibi durumlarda; linç ayinlerinin, etnik boğazlaşma alıştırmalarının yapıldığına defalarca tanık olduk. O meşum terimi, “iç savaş” sözcüklerini kullanmaktan kaçındıysak, buna ihtimal vermediğimiz için değil, bundan çok korktuğumuz içindi. Oysa biliyoruz ki, “iç savaş, dışarıdan gelen, bir yerlerden bulaşan bir virüs değil, içsel bir süreçtir. Her zaman bir azınlık tarafından başlatılır; her yüz kişiden birinin onu istemesi, uygarca birlikte yaşamayı olanaksızlaştırmak için yeterli olabilir”. Ve yine biliyoruz ki, bu virüs, siyasetin işlevsizleştirilmesinden beslenir.
Enzensberger’in, muhtelif iç savaş deneyimlerinden hareketle çizdiği tabloyu hep gözümüzün önünde bulundurmalıyız: “İç savaş doruk noktasına ulaştığında, çoğunluğun onu istememiş olduğu ortaya çıkar. Bu çoğunluk sessizdir. Kimse onu dikkate almaz. Çoğunluk, fırsatını bulduğunda çatışmalara sırtını dönüp kaçar. Hele kadınlar, yıkıntılar arasında bir avuç un, yakacak odun, birkaç patates aramakla ve çocuklarını oradan uzaklaştırmakla uğraşırlar artık yalnızca. Yaşlı insanlar, yanmış barakalarının kalıntılarını karıştırır, yorgun adamlar ölüleri gömerler. Bu insanlar, ne ateş eder ne de işkence yapar. Yüzlerinde nefretin izlerini taşımazlar. Bitkinlikten kararmışlardır.”
İç savaşı tahrik edenler, buna zemin hazırlayanlar bilmeliler ki, “bütün iç savaşların ortak paydası, yıkım ile özyıkım arasındaki ayrımın ortadan kalkmasıdır”. İç savaşların galibi olmaz; bir “Pirus zaferi” bile mümkün değildir. Sonuçları on yıllar değil, asırlar boyu telafi edilemeyecek benzersiz bir insanî trajediden kimse kazançlı çıkma hesapları yapmasın!
“Barış, eşitlik, kardeşlik, demokrasi” isteyenler, bu havada bir Sisyphos olmayı kabullenmek durumunda olabilirler; hani şu, ağır bir kayayı sürekli yeniden yokuş yukarı yuvarlamak zorunda bırakılan Yunan mitoloji kahramanı yani. Fakat “Yunanlılar onun adını sophos (akıllı) sözcüğünün bir çekimi olarak yorumlamışlar; hatta Homeros ona insanların en akıllısı diyor. Onun, ölümün elini kolunu bağlamayı başardığı anlatılır.”
Henüz çok geç olmadan, Sisyphos’un yaptığı gibi, ölüme karşı hayatı savunmak için sesimizi yükseltelim, elimizden gelen her şeyi yapalım. Yoksa hepimiz kanatlarımızı, en azından kanatlarımızdan birini kaybeder ve Günderrode’nin şu sözlerini acıyla tekrarlamak zorunda kalırız: “Ah, bize bahşedilmiş kanatları hareket ettirememek, ne koyu bir azap, ne büyük bir lanettir!”
Posted on Haziran 24, 2010 - by admin
Kürtler ve siyaset tarihi hakkında (1)
Örneğin eğer Kürt halkının siyasi mücadeleler tarihini yazmayı, bu mücadelelerin dışında olan, bu mücadelelere karşı çıkan devlet tarihçilerine bırakacak olsaydı, onlar bu tarihi ‘terörizmin tarihi’ olarak yazacaklardı. Kürt yoktur ‘Kart-Kurt’ vardır demeye devam edeceklerdi.
Daha da önemlisi ölmüş dil ve etnisitelerin tarihi bile, eğer o tarih aktüel siyaseti ilgilendiriyorsa, onun gerçek anlamı da devlet tarihçileri tarafından ya yok sayılacaktı ya da kökten çarpıtılacaktı. Örneğin cumhuriyetin belli bir döneminde, Kemalist devlet tarihçileri Sümerlerin tarihini kendi Güneş Dil Teorileri’ne uydurmuşlardı. Bu tarihin gerçek anlamı, ancak Mezopotamya halklarının günümüzde yaşayan topluluğu olan Kürtlerin özgürlük mücadelesi sayesinde aydınlatıldı. Bugün tarihin derinliklerinde çoktan kaybolmuş olan bu tarih ve kültürler hakkındaki bilgilerimizi buna borçluyuz. Şimdi Kürt kültürünün yapı taşlarına, örneğin Sümer Rahip Devleti hakkındaki bilgiler, Kürt siyaset tarihinin önemli birikimleri olarak işlendi.
Siyaset Tarihi, devletler açısından, o devletlere baş kaldıran güçleri ya yok sayan ya da onların başkaldırı mücadelelerini lekeleyen bir anlayışla ele alınır. Çünkü Siyaset Tarihi, ezilenlere karşı yürütülen devlet terörünün ideolojik aracı olarak kullanılır.
Ve bu, bizde olduğu gibi kimi zaman en kaba yakıştırmalarla yapılır. Örneğin Kürt etnik kimliği ile ilgili ‘tarihi’ açıklamaların, ‘Kart-Kurt’ açıklamaları olduğunu hatırlamak yeterlidir. Bu tür bir ’siyaset tarihi’ yazımı nasıl mümkün olabilmiştir? İran sınırının, Irak sınırının ve Suriye sınırının bir santim ötesinde Kürtlerin Kürt olduğu, onlara o zamanlar hiçbir hak tanınmasa da, kabul edildiği halde, o sınırın bir santim Türkiye tarafında o Kürtlerin amca çocuklarının, kızlarının Kürt olmadığı nasıl olur da böyle kaba, saygısız, ırkçı, ahmakça ‘Kart-Kurt’ teorileriyle açıklanabilmiştir?
Bunun temel nedeni, o yıllarda Kürt halkının mücadelesinin amansızca bastırılmış olması, geride kalanların dağılması, sinmesi, halkın devletin amansız ve zalim kuvvetlerinin baskısı karşısında çaresiz boyun eğdirilmiş olmasıdır. Böyle durumlarda ’siyaset tarihi’ devlet ve onun tarihçileri tarafından yazılır.
Ne zaman ki Kürt Özgürlük Hareketi örgütlenmiş ve 12 Eylül faşizmine karşı direnişe geçmiştir, ancak ondan sonra milyonlara mal olan bir ‘Kürt siyasi tarihi’ yazılabilmiştir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin kazanımı bununla sınırlı değildir. Türkiye tarihinde ilk kez ‘resmi tarihin’ dışına çıkılarak ciddi laflar edilmeye ve ‘gerçek’ tarih yaygın olarak konuşulmaya başlandı.
Halkların ’siyasi tarihini’ yalnızca örgütlenmiş bir halk hareketine dayanan tarihçiler yazabilir. Bu görüş, ‘insanların kendi tarihlerini kendilerinin yapması’ anlayışına dayanır. İnsanlar kendi tarihlerini ancak örgütlenerek, bilinçlenerek, kendi kimliklerine, dillerine, kendi sınıfsal çıkarlarına sahip çıkarak, yani bağımsız iradelerini egemenlere dayatarak yapabilirler. Ve kendi tarihlerini böylece yapan halklar, kendi ’siyasi tarihlerini’ de devletlerin ve devlet tarihçilerinin elinden alarak, kendileri yazabilirler.
Türkiye’de Türkiyelileşme, Irak’ta Iraklılaşma, İran’da İranlılaşma, Suriye’de Suriyelileşme çabalarına bakılınca bütün bu çabaların Kürt halkının siyasi tarihini çarpıtmak için olduğu görülür. Kürtler bugün hem özgürlükleri için mücadele etmekte hem de yeni bir tarih yazmaktadır. Bu ülkelerde oluşturulacak demokratik cepheler, yapılan işbirlikleri geleceğin federal Ortadoğu ‘devlet olmayan devletine’ gidiş perspektifine sahiptir.
İşte şimdi AKP, CHP, MHP ve genel olarak devlete egemen güçlerle ve onların büyük emperyalist ortaklarıyla Kürt Özgürlük Hareketi arasındaki mücadele, yalnız Türkiye ile sınırlı değil, Kafkaslarla, Ortadoğu’yla da ilgilidir. Ortadoğu, ya Türk, İran, Pakistan, Rusya vs. gibi bölge devletleri ile ABD, İngiltere gibi devletler arasında nüfuz alanları yeniden parçalanacak ya da Kürt Özgürlük Hareketi’nin ve onun müttefiki halkların mücadelelerinin zaferi sonucunda bölgede bütün halkların demokratik özerklik içinde ve konfederalizm ilkeleri ışığında yaşadığı yeni bir Mezopotamya Rönesansı yaşayacak. Bu reel gerçeğin farkında olan sayısız devrimci güç vardır. Birçok komünist lider ve yakın dostumuz haklı olarak şu tespiti yapıyorlar: ‘Bu- günkü devrimci görev Türkiye komünist hareketin geleneğini Kürt Özgürlük Mücadelesi’yle buluşturmak tarihisel bir görevdir.’ Şimdiki pratik devrimci görev bu tespiti yaşamla buluşturma zamanıdır.
Geleceğin ’siyaset tarihi’ işte bu mücadeleyi yazacak.
Ömer AĞIN
aginomer@hotmail.com
Posted on Haziran 21, 2010 - by admin
YAŞAM HAKKI
Yeryüzündeki en temel değer yaşam hakkıdır. İnsanı ayakta tutan, direnmesini sağlayan, mücadele azmi kazandıran olgunun temelinde yaşam isteği ve mücadelesi yatar. İnsanlar ne yaparlarsa daha iyi bir yaşam elde etmek için yaparlar. Özgür, refah içinde, sağlıklı bir yaşam her insanın arzuladığı temel olguların başında gelir. Hele bu olgular bir de huzur dediğimiz olgu ile bütünleşirse istek doruğa ulaşmış sayılır.
Posted on Aralık 17, 2008 - by admin
AmigrA
Merhaba…
Sitemiz kurulum sürecinde olmasından kaynaklı şuan yayın yapamamaktadır.
En kısa zamanda Renkleriniz ile paylaşmak dileğiyle…

